GÖZ YAŞIM
Şu an yalnız olsam da ,
Sevdiğimden ayrı kalsam da ,
Sevenim Kalmamış olsa da,
Akma göz yaşım akma...
İçim kararmış olsa da ,
Kalbim Kanamış olsa da ,
Sevenim kalmamış olsa da ,
Akma göz yaşım akma...
Çok sevmiş olsak da ,
Mutluluklar vadetmiş olsak da ,
Şimdi beraber olamasak da ,
Akma göz yaşım akma...
Şarkılarda hep ağlasam da ,
Ayrılığı katlanamaz bulsam da ,
Sevdiğimden ayrı olsam da ,
Akma göz yaşım akma...
Ayrı düşen Erdal olsa da ,
Hep ağlayıp gülmese de ,
Hayat arkadaşını bulamasa da ,
Akma göz yaşı akma ...
BİR KARDELEN
MASALI...
Bir varmış bir yokmuş ,uzak ülkelerin birinde,
dağların doruklarında güzeller güzeli Dağ Fulyası yaşarmış.
Baharın ilk belirtileriyle uzun kar uykusundan uyanır,
güneş
sıcaklığını iyice hissettirmeye başladığı günlerde tomurcuklanır,
yaz boyunca da çiçekleriyle çevresine bin bir
renkler saçar,
kokusu ile, güzelliği ile, güzelliğinden çok o mahcup saf duruşu ile
herkesi kendine hayran bırakırmış.
Doğa ananın da en sevgili
yavrusu, her şeylerden sakınıp gözettiği en nadide çiçeği imiş bu
Dağ Fulyası. En yakın
arkadaşı Nergis'le sıcak yaz günleri
boyunca gülüşürler, oynaşırlar, bütün doğayı neşeyle donatırlarmış.
Fulyacık
Nergis'ini çok sever bir dediğini iki etmezmiş. Elinden
gelse tüm dünyasını Nergis'le paylaşmak istermiş.
Nergis de
çok güzelmiş ama Fulya'nın saflığına karşı son derece kurnaz,
işveli, cilveli, bir kızmış. Fulya'yı çok sever, onunla
arkadaşlığını sürdürmek için kendini ona benzetmeye çalışır,ama
içten içe de Fulya'nın herkes tarafından sevilmesine tahammül
edemez, herkes kendini daha çok sevsin istermiş. Fulya'nın tüm
çiçekleri sabırla dinleyip, hepsine yardım etmek istemesine, herkese
çözüm getirmeye çalışmasına hayret edermiş. Çünkü, Nergis çiçek için
doğadaki en önemli şey kendisiymiş, kendi duyguları kendi
düşünceleri , herkesin, her şeyin üstünde imiş. Fakat Fulya'ya özel
bir değer verir, onun hayranı olduğu saflığını korumak için olası
tüm kötülüklerden sakınmak istermiş.
Fulya ise hep tebessümle
karşılarmış Nergis'i zira, Doğa annesinin de aynı koruyucu kollayıcı
davranışlarına alışık
olduğu için Nergis'e ayrıca çok güvenir,
inanırmış. Bu arada aşağılarda , dağların, vadilerin ötesindeki
ovalarda ise Bahar Rüzgârı yaşarmış...
Bu rüzgârın en sevdiği iş,
ovanın tüm çiçeklerine gezip gördüğü yerleri anlatarak onlara yeni
heyecanlar, yeni
ufuklar göstermek ve onların hayranlığını,
sevgisini kazanmakmış. Birbirinden değişik ilginç öykülerle
çiçeklerin gönlünü çelip en masum görüntüsünü takınır en hoş sesiyle
onlara birbirinden güzel şarkılar söyler,
eğlendirirmiş. Çiçekler
kendilerinden geçip, hayranlıkla onu dinlerken, o fark ettirmeden
çiçek tozlarını alıp
koynunda gizlediği kutusuna atarmış.
Bahar Rüzgârı, bu çiçek tozlarını karıştırıp bir gün kendine en
güzel kokulu, en güzel renkli çiçeğini oluşturacağını hayal eder
yüreği bu hoş beklentiyle çarparmış. Fakat aldığı her çiçek tozundan
sonra yine bir eksiklik hissedip daha güzel, daha ışıltılı, bin bir
renkli, çok daha güzel kokulu çiçekler aramaya çıkarmış. Rüzgâr, bir
gün yine bu amaçla ovadan ayrılıp vadiye doğru yola çıkmış. Vadiye
geldiğinde birden çok farklı bir çiçek kokusu hissetmiş, etrafına
bakınmış ama görememiş.Çünkü koku yukarılardan geliyormuş. Başını
kaldırıp dağa doğru bakmış. Tepelere yaklaştıkça kokular daha da
yoğunlaşırken içlerinden ayırt edici bir koku tatlı tatlı başını
döndürüyor, onu daha yukarılara çekiyormuş. Sonunda onu görmüş. İlk
önce heyecandan yanına yaklaşamayıp uzaktan seyre dalmış.
Fulya
çiçek olacaklardan habersiz pervasızca çevresindeki arkadaşlarıyla
şakalaşıyor, çocuklar gibi neşeli kahkahalar
atıyor, gülerken
gözlerinin içi gülüyormuş. Rüzgâr nasıl olup da bugüne kadar
çevresine eşsiz ışıltılar saçan bu çiçeğin
varlığından habersiz
yaşadığına hayret etmiş. Hemen harekete geçmeye karar verip hafif
hafif Fulya'nın etrafında esmeye
başlamış. Bir yandan da bildiği
en güzel şarkıları söylüyormuş. Fulya bu beklenmedik hoş esintiyi
heyecanla karşılamış, kendine yeni ve çok farklı bir arkadaş
edineceğini hissetmiş. Çünkü arkadaşı Dağ Rüzgârının keskin
esintisine karşı Bahar Rüzgârı tatlı bir meltem edasıyla
yapraklarını okşuyor, yıpratmadan dinlendiriyormuş. Güzeller güzeli
çiçek, rüzgârın coşkulu, tutkulu heyecanlı sesini büyük bir
hoşnutlukla dinlemeye koyulmuş...
Rüzgar, Fulya'ya ovadaki
güzellikleri, gezip gördüğü yerlerde duyup işittiği ve yaşadığı
ilginç hikayelerini anlatırken
onun da başını döndürüp çiçek
tozlarını alacağı anı hayal ediyor ve yüreği bu anın heyecanı ile
deli gibi çarpıyormuş.
Fakat kendindeki bu yeni duygulara kendide
şaşırıyor, Fulya çiçeğin tüm dünyasını merak ediyor, daha yakından
tanımak için çırpınıyormuş. Bu nedenle çiçek tozlarını almak için
biraz daha sabredip Fulya ile arkadaş olmaya karar vermiş.
Rüzgâr, Fulya çiçeğin dünyasına girdikçe hayranlığı daha da büyümüş,
onunla konuşmak, onun fikirlerini duymak, kendini dinlerken hüzünlü
hikayelerde hemen buğulanıveren gözlerine dalıp gitmek, neşeli
hikayelerde kahkahalarına karşılık vermek Rüzgarda tutkuya dönüşmüş.
Fulya'nın kokusu renklerindeki saflık, konuşmalarında kendini
hissettiren bilgeliğini, çocuksu ifade tarzı, hele
sesindeki o
içine işleyen ince tını bugüne kadar hiçbir çiçekte rastlayamadığı
özelliklermiş. Fulya ise dinlediği o harika hikayelerle, kendini
dünyanın her yerine götürdüğüne inandığı bu yeni arkadaşı yüzünden
tüm arkadaşlarını ihmal etmeye başlamış. Zamanını hep Rüzgarla
beraber geçirmek istiyormuş. Zira Rüzgâr öyle güzel konuşuyor ve o
kadar çok şey biliyormuş ki, Fulya'nın dünyası yepyeni renklerle
bezeniyormuş.
Günler geceler boyu birlikte konuşmuşlar,
gülmüşler, ağlamışlar. Bahar Rüzgârı Fulya'nın bütün güvenini
kazanmış. Fulya bu arada Nergis'i ihmal etmemeye çalışıyor ona da
rüzgâr'ın anlattıklarını anlatıyor ve ikisini tanıştırırsa birlikte
harika bir dünya kuracaklarını çok eğleneceklerini söylüyormuş.
Nergis, Fulya'yı ilk kez bu kadar heyecanlı görüyor ve onu bu kadar
etkileyen birini çok merak ediyormuş.
Rüzgâr ise çiçek tozlarını
aldığı takdirde Fulya'nın arkadaşlığını kaybedeceğini bildiğinden bu
çok istediği,
beklediği anı sürekli erteliyormuş. Fakat aklında
da yaratacağı o muhteşem çiçek olduğundan dağdaki diğer
çiçeklerle arkadaşlık kurup, onlara da aynı hikayeleri, aynı
şarkıları anlatarak başlarını döndürüyor ve çiçek tozlarını
alıp
saklıyormuş. Bir gün Fulya, Rüzgâr'ın tüm yaptıklarını görmüş. Fakat
çiçek tozlarını saklamasını anlayamamış.
Zira çiçek tozları,
çiçekler için hayati önem taşıyormuş.
Tüm çiçek arkadaşlarının
ertesi baharlarda yeniden canlanıp gün ışığına kavuşmaları için bu
tozların yeniden toprağa düşmesi gerekiyormuş. Oysa rüzgâr onları
kendine saklayarak çiçeklerin ömürlerini sona erdiriyormuş. Fulya
çok üzülmüş, onun derin düşünceli hali Doğa annesini de
endişelendirmiş. Bu arada Fulya, istemeyerek Bahar Rüzgârı'nı
Nergis'le de tanıştırmış. Ama Nergis'in çok akıllı olduğunu ve
Rüzgâr'ın büyüsüne kapılmayacağını düşünüyormuş. Oysa Rüzgâr,
Nergis'in ışıltılı renklerini öyle bir övgülerle anlatmaya başlamış
ki.. Hele Rüzgâr'ın şarkılarında ki, o heyecanlı sesi duyunca Nergis
de tüm diğer çiçekler gibi büyülenmiş ve çiçek tozlarının gittiğinin
farkına bile varmamış.
Fulya büyük bir korku ve üzüntü ile
olanları izliyormuş. Hemen evine dönüp Rüzgâr'a, evinin tüm kapı ve
pencerelerini sıkı sıkıya kapatmış. Rüzgâr, Fulya'nın olanları
gördüğünden habersiz, kendinden emin bir şekilde büyük bir kibir ve
iki yüzlülükle Fulya'nın evinin önüne gelmiş. Her zamanki gibi Ona
ne eşsiz bir çiçek olduğunu, kokusuyla onu büyülediğini, çok
uzaklardan bu koku ile kendisini çekip getirdiğini en etkileyici
sesi ile söylemeye başlamış.
Fulya çok büyük üzüntüler içinde
perdenin arkasından sessizce Rüzgâr'ın anlattıklarını dinliyormuş.
Rüzgâr, kapıların
açılmayışına anlam verememiş. Tekrar Fulya'ya
ne kadar çok değer verdiğini söyleyip en hüzünlü sesiyle ona
şarkılar söylemeye devam etmiş. Fulya, gözyaşları içinde kapılarını
açmadan Rüzgara her şeyi gördüğünü ve yaptıklarını çok
yanlış
bulduğunu, çiçeklerin yaşamlarının sürekliliği için o tozlara
ihtiyacı varken kendisinin büyük bir duyarsızlıkla,
her şeyi
önceden planlayarak tozları çaldığını söylemiş.
Rüzgâr,
Fulya'nın tepkisini çocukça ve anlamsız bulmuş. O tozlara kendi
mükemmel çiçeğini yaratmak için ihtiyacı olduğunu Fulya'ya anlatmaya
çalışmış ama Fulya onun yaptıklarını asla anlayamayarak bencillikle
suçlayınca
büyük bir kızgınlıkla oradan uzaklaşmış. Nergis ise
olanlardan habersiz Rüzgârla arkadaşlığına devam
ediyormuş.
Rüzgâr kendi mükemmel çiçeği için sakladığı tozları arasında
Fulya'nın eksikliğini içinde duyarak,
kutusunu açmış, bir daha ki
bahara kendi muhteşem çiçeğini oluşturmak amacıyla çiçek tozlarını
toprağa
serpmek istediğinde birde ne görsün tozların hepsi
kutunun içinde günlerce havasız kalmaktan bozulup küflenmemiş mi?
Rüzgâr, her çiçek tozunun kendi doğal ortamı içinde sadece ait
olduğu çiçek olarak yaşayabileceğini çok geç anlamış.
Yinede
büyük bir kibirle doğanın kanunlarına karşı geldiğini binlerce
çiçeğe sonbaharı yaşattığını görmezden geliyor,
diğer yandan
içinde Fulya'nın yokluğundan kaynaklanan büyük bir boşlukla tüm
hedef ve amaçları tükenmiş bir şekilde avare esip duruyormuş...
Fulya, gördüklerine yaşadıklarına dayanamıyor büyük acılar
çekiyormuş. Hele bir dahaki baharda hiçbir arkadaşının olamayacağını
düşündükçe, Nergis'inin bile Rüzgâra kapılıp gittiğini görmek, onu
kaybettiğini bilmek Fulya'nın
büyük üzüntülerle hastalanmasına
neden olmuş. O incecik zarif boynu bükülmüş, günden güne sararıp
solmuş. Doğa anne üzüntüsünden ne yapacağını bilemiyor en değerli
yavrusunun gözünün önünde eriyip gitmesini,
hastalıktan ölecek
hale gelmesini önleyecek çareler arıyormuş. En sonunda aklına çok
güzel bir fikir gelmiş. Hemen Dağ Fulyası'nın yanına gelerek, onun
vaktinden çok önce uyumaya başlaması gerektiğini söylemiş.
Fulya
çiçek derin üzüntülerle minicik yüreği çok yorgun olduğundan henüz
daha bahar aylarında olmasına rağmen
annesinin kollarında kolayca
uyumuş.. Günler haftalar aylar boyunca hiç uyanmamış.. Böylece tüm
yaz ve sonbahar aylarını uykuda geçiren Fulya bir gün kulağında Doğa
annesinin tatlı mırıltılarını duyarak gözlerini açmış. Yüreğinin
nedenini henüz bilemediği büyük bir huzur ve mutluluk ile dolu
olduğunu hissediyormuş. Gördüklerini anlamaya çalışıyor, muazzam bir
beyazlığın ortasında gözleri kamaşıyormuş.
Adeta tüm evren, bu
güzel ve cesur çiçeğin yüreğini huzurla doldurmak istercesine büyük
bir sessizlik içindeymiş. Karların Prensi ise büyük bir şaşkınlıkla
kardan pelerinin altından adeta yüreğini delip çıkan bu çiçek
karşısında nefesi tutulmuş, gözlerine inanamayarak bu güzel çiçeğin
yaşama yeniden gülümsemesini izliyormuş. Hayatında ilk kez böylesine
güzel bir çiçekle karşılaşmış. Zaten zavallıcık hayatı boyunca hiç
çiçek bile göremiyormuş ki, kış boyunca doğadaki tüm canlılar kış
uykusuna yatar, her yer derin bir sessizliğe gömülürmüş. Fulya da
doğaya böylesine muazzam
güzellikler veren ve büyük bir huzur
içinde uyumasını sağlayan karlar prensine mutlulukla gülümsüyormuş.
Tüm ruhu ve incecik zarif gövdesi ile sadece karlar prensine
yönelmiş, gözleri sadece onu görsün, yüreği sadece on duysun
istemiş. İşte; o günden beri tüm doğa, Dağ Fulyasına KARDELEN demeye
başlamış. Zira, karları delip yeryüzüne çıkabilen tek çiçek Kardelen
olmuş. Karların ve Karlar Prensi'nin tek çiçeği ... Kardelenle
Karlar prensi birbirlerine
hiç beklemedikleri bir anda kavuşmanın
sevinci ile sonsuza dek büyük bir mutlulukla yaşamışlar...
ENGEL OLURLAR
Akşamları yatarım.
Rüyalara dalmak isterim,
Demir parmaklar.
Gardiyanlar,engel olurlar.
Bir insan ararım.
Arkadaş olmak isterim.
Demir parmaklar.
Gardiyanlar,engel olurlar.
Babam anam gelir.
Kardeşim ,arkadaşım gelir.
Onlara sarılıp,
Bırakmamak isterim.
Onlarla gitmek,
Yeniden başlamak isterim.
Demir parmaklar.
Gardiyanlar,engel olurlar.
Bağırıp sesimi.
Sana ulaştırmak isterim.
Sevdiğimi anlatıp.
Huzura kavuşmak isterim.
Demir parmaklar.
Gardiyanlar,engel olurlar.
Hayellerini onun üzerine kurarak,
Bütün sevgini ona vererek,
Hayatını ona adamışken,
Onun üzülmesine , mutsuz olmasına.
Engel olamayarak , ağladın mı hiç ?
Gece sıcak yatağında,
Kalkıp nereye gittiği bilmeden,
Sevdiğine ulaşmayı düşünerek,
Ona ulaşmayı hayel ederek,
Yürüdün ağladın mı hiç ?
AĞLADIN MI HİÇ ?
Sen hiç o soğuk kışlarda.
Yağmurlu bir gecede,
Ayağında ayakkabı yok,
Sırtında yırtık bir gömlek,
Yürüdün ağladın mı hiç?